Durmuş Görmez

Çocuk Kanalları Faydalı mı Zararlı mı?

In Çocuk, Eğitim, Yaşam on Aralık 19, 2008 at 12:16 pm

Son yıllarda televizyonculuk sektörünün gelişmesi ile birlikte özel konularda yayın yapan kanal sayısı artmaya başladı. Bu kanalların bir kısmıda eğitimine ve gelişimine önem verdiğimiz yavrularımıza hitap ediyor. Evet son dönemde çocuk kanallarının sayısı artmaya başladı. Belliki çocuk kanalı sektöründe de bir pasta var ve paylaşılmaya başlandı. Ne diyelim afiyet olsun mu diyelim, yoksa önlemlerimizi alıp çocuklarımızı bu tehlikeden koruyalım mı?

Çocuk kanallarının açılması çoğu insan tarafından olumlu karşılandı. Artık çocuklarının seyredecekleri bir televizyon kanalı vardı ve hatta çocuklarının odasına bir televizyon alanlar bile oldu. Çocuklarının günboyu seyredecekleri güvenilir insanlar tarafından kurulmuş zararsız çizgi filmler yayınlayan kanallar vardı… Evet çocuk kanalları her ne kadar zararsız yayınlar yapsalarda bir çocuğun günde 1 veya 2 saatten fazla televizyon seyretmesinin psikolji ve sağlık sorunları açacağı aşikar. Sadece çocuğumuz için geçerli değil kendimiz için de geçerli bir kural bence. Evet televizyon büyük bir buluş büyük bir nimet ama her nimet gibi kararında kullanılmalı, iyi yönde kullanılmalı; Televizyonun ve dolasıyla bizi boşluğa iten, bizim düşünmemize, akletmemize engel bir medyanın esiri olmayalım.

Dün de haber7 internernet sitesinde çocuk programları yapımcısı Dr. Tekin Özertem ile yapılan bir röpartaj vardı. Ben haberin linkini aşağıda veriyorum ve sonrada röpörtajdan bir kısmı aynen yayınlıyorum.

http://www.haber7.com/haber/20081217/TRT-dahi-acsa-Cocuk-Kanali-tehlikeli.php

– Ülkemizde son yıllarda çocuklar için ardı ardına tematik kanallar türemeye başladı ve son olarak TRT de bu kervana katıldı. Eski kurumunuzdaki meslektaşlarınız bu projeyi hayata geçirirken -çocuk yayıncılığı alanında öncü bir isim olarak- size danışma gereğini duydular mı? Bir de tematik kanalların çocuk eğitimine katkı ya da zararları noktasındaki görüşlerinizi dinlemek isterim.

– Ben, emekli olduktan sonra bile TRT’yi hiç bir zaman “eski kurumum” olarak görmedim. Daha TRT kurulmamışken, 1957 yılında İzmir Radyosu Çocuk Saati’nde başlayan bir serüvendir benimkisi. Bugün TRT ile aramda aktif bir meslekî ilişki kalmamış olması, bu kuruma yönelik gönül bağımı asla zayıflatmaz. Benim gibi TRT’ye yıllarını verip büyük bir coşku ile bağlanmış bir çok arkadaşım da benzer duygular içindedir.
Ancak, doğrusunu söylemek gerekirse, ne ülkemizde, ne de diğer ülkelerde tematik çocuk kanallarının genç kuşaklar için uzun vâdede somut bir yararı olacağına inanmıyorum. Hele hele, bizim gibi televizyon izleme bilincinin yerleşmediği bir ülkede çocuklara yapılacak en büyük kötülük, onları ekran karşısına saatlerce bağlamaktır. Program içeriklerinin düzeyli ve yararlı olması da bu kanaatimi değiştiremez. Çünkü, çocukların günlük hayat içinde televizyon izlemek dışında yapmaları gereken daha bir çok işleri var. Oyun oynamak, okumak, ders çalışmak, yemek yemek, uyumak, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla ve anne-babalarıyla sohbet etmek gibi. Oysa böyle kanallar, biri bitip ânında bir diğeri başlayan iştah açıcı programlarıyla çocuğa ekran başından kalkma fırsatı tanımıyorlar.

TRT yetkililerinin yeni çocuk kanalını yayına başlatırken bana danışıp danışmadıkları sorunuza gelince… Hayır, böyle bir danışma, istişare ya da başvuru olmadı.

– Pekiyi, siz bir özel televizyonun genel yayın yönetmeni olsaydınız, yayın sürenizin ortalama ne kadarlık bölümünü çocuk yayıncılığına ayırırdınız?

– Günümüzde hiç kimsenin bu düşüncelerimle beni bir özel televizyonun yöneticisi olarak istihdam edeceğini sanmıyorum, fakat yine de söyleyeyim: Günde ortalama iki saat ve o da gün batımından önce….

– Tekin Hocam, biz ülke olarak beyazcamda açılış ve kapanış saatleri geleneğini neden bütünüyle unuttuk sahi? Televizyonların 24 saat kesintisiz yayın esasına göre çalışması sizce yararlı mı, yoksa zararlı bir uygulama mı? Üstelik, gece yarısından sonra ekrana gelen programların büyük çapta gündüz yayınlarının tekrarı ya da ticarî ürünlerin iç bayıcı pazarlama filmleri olduğunu görüyoruz. 24 saat kesintisiz yayın, çağdaş televizyonculukta çok mu gerekli bir tercih? Günümüzde, dünyanın değişik ülkelerinde belli bir saatte açılan ve kapanan ciddi kanallar da yok mu?

– Bence bu uygulama tamamen arz ve talep ile ilgili… Eğer gerçekten izleyeni varsa, elbette kesintisiz yayıncılık da yapılabilir. Fakat, bu saatlerdeki yayınların ülkemizde -gece bekçileri dışında- ciddi bir izleyici potansiyeli olduğunu düşünmüyorum doğrusu…

Bence 24 saat yayın yapmanın ülkemiz açısından en büyük sakıncası, önemli konu ve sorunların tartışıldığı programların çok geç saatlere sarkmasına meydan vermesidir. Bu da ertesi gün işbaşı yapacak olan kalabalık bir işçi ve memur kesiminin o yayınların cazibesine kapılıp sabaha karşı yatmasına, böylelikle ülkemiz genelindeki iş gücünün olumsuz etkilenmesine yol açıyor. Dünyada belli bir saatte yayın açan, mâkûl bir saatte de yayınını sonlandıran çok sayıda televizyon kanalı var. Bunlar yalnızca cuma ve cumartesi geceleri yayınlarını daha geç saatlere uzatırlar.

Aslında, bu önemli konuya, Türkiye’de televizyon izleme kültürünün ne denli olgunlaştığı noktasından bakılmalı. Ülkemizde kişi başına günlük televizyon izleme oranlarını incelediğimizde durumun vahametini daha net görebiliriz. Bu konuda dünya rekortmeni ülkelerden biriyiz biz. Televizyon karşısında hipnotize olan insanlarımız giderek derin bir iletişimsizliğe doğru sürükleniyor ve bu durum da özellikle çekirdek ailelerde büyük sorunlara yol açıyor. Gerek yayıncılıkla ilgili kurallar koyan devlet otoriteleri, gerekse kamu yayıncısı ya da özel kanalların yöneticileri ülkemizde sağlıklı bir televizyon izleme kültürü oluşması için samimiyetle çalışmak zorundalar…

Ben TRT’de çocuk programları hazırlarken, yapımcılığını üstlendiğim eğitici-öğretici programları izleyen kendi çocuklarıma bile, aradan en fazla bir-bir buçuk saat geçtikten sonra, “Haydi bakalım, kalkın artık” derdim, “Gidin oynayın, aranızda sohbet edin, ders çalışın ya da sokağa çıkın. Fakat, daha fazla televizyon izlemeyin!”
Şimdi ise zamane annelerinin canına minnet böyle bir manzara. Çocukları ekran başından bütün gün hiç kalkmasalar, yine de razı durumda pek çoğu. Yeter ki rahatları bozulmasın!

– O halde bu son sorumu da Türkiye’nin bütün anne-babaları adına yöneltiyorum. Hayatını çocuk programcılığına adamış biri olarak, sizce bir çocuk günlük olarak ekran başında en fazla ne kadar süreyle kalmalıdır?

-En fazla bir saat… Peşpeşe en yararlı programlar yayınlanıyor olsa bile bir saat…
Bunu basit bir örnekle açıklamaya çalışayım. Süt, çocuklar için çok yararlı bir besindir. Ama bir çocuğa her gün bir bardak değil de beş bardak süt içirmek ona kesinlikle zarar verir. Yarar ve zarar, bir besinin değeri kadar, o besinin kararında tüketilmesiyle de ilgili bir durumdur. Televizyon programları da aynen böyle ve bana göre bu kural aslında yetişkinler için de geçerli…

Bu sorunuzdan güç alarak, ben de anne ve babalara aynı konuda son bir uyarıda bulunmak istiyorum. Lütfen çocuklarınızın televizyonda ne izlediğini dikkatle denetleyin. Onları ekran karşısında savunmasız bırakmayın. Erken yatmalarını sağlayarak, yaşlarına ve algılarına uygun olmayan programlar izlemelerini engelleyin. Gerekiyorsa çocuklarınızın yarınları için siz de özveride bulunup, televizyonlarınızı erken kapatın.
Sanat, insanlığın başlangıcından bu yana insan hayatında ve toplumda “var olan” ile “var olması gereken”i sorgulamış; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin olanı ortaya koyarak insanın ve insanlığın gelişimine büyük katkı sağlamıştır.

– Türkiye’de son yıllarda hem sayısı, hem de içeriğindeki vahşet dozajı iyice artan cinayetler, boşanmalar, insanlar arası ilişkilerdeki hoyratlık, okul önlerinde ya da sınıflarda yaşanan şiddet ile medyanın yaydığı kültür arasında doğrusal bir ilişki olduğuna inanıyor musunuz? Şiddet, sadakâtsizlik, argo ya da (polislik, hakimlik, belediyecilik, doktorluk türünden) özel bir meslekî pozisyonun sunduğu yetkileri çıkar amacıyla yozlaştırıp kötüye kullanma gibi ahlâksızca tutumların yayılmasında televizyonun psikolojik etkisi sizce ne düzeyde?

– Bu soru ile bana bir anlamda, “Yumurta mı tavuktan çıktı, yoksa tavuk mu yumurtadan” diye sormuş oluyorsunuz aslında. Ben, bu gibi ürkütücü sorunların ülkemizdeki ekonomik, toplumsal eşitsizlik ve eğitimsizlikten kaynaklandığını düşünüyorum. Televizyon dizileri ile söz konusu sorunları pazarlayan programların üreticileri ise çıkış noktası olarak toplumun giderek yozlaşmasından ilham aldıklarını söylüyorlar. Ancak, buna bir de toplumsal yozlaşma örneklerini pek önemsemeyip sıradanlaştıran, onların karşısında etik önermeler getirmeyen bir yayıncılık anlayışı eklenince, iş bütünüyle çığırından çıkıyor. Televizyonlardaki bu tür içeriğe sahip programlar böylesi davranışların kanıksanıp, hayatın doğal bir parçası gibi algılanarak yaygınlaşmasında kuşkusuz çok önemli bir rol üstlenmekte…
Günümüzde “medya” olarak adlandırılan kitle iletişim araçları da insanları içinde yaşadıkları toplum ve dünyada olup bitenlerden haberdar etme, bunlarla ilgili farklı düşünce ve yorumları topluma sunma görevini üstlenmiş durumdalar.

Giderek unutulan bu gerçekleri yeniden hatırlamak, televizyon dizi ve programlarının içeriklerini bu anlayışla oluşturmak, gitgide olumsuz sinyaller vermeye başlayan bir toplumsal düzende bence hayatî bir önem taşıyor. Elbette, toplumda var olan her şey televizyon dizilerinde ve programlarında da yer almalıdır; ancak vurgulamaya çalıştığım ilkeler ışığında…
“Kötülüğü” kitlelere sergilemek, hem sanatta hem de yayıncılıkta “normal” ve daha da ötesi “gerekli” bir tutumdur. Fakat, “kötü”yü ballandıra ballandıra anlatarak değil, kendi doğasıyla birlikte, yani “kötü gibi” sergilemek kaydıyla…
Aynı şey “iyilik” ve “doğruluk” için de geçerli. İyiliği, doğruluğu ve dürüstlüğü “enayilik” olarak sergileyen bir yayıncılık yaklaşımına asla geçit verilmemelidir.

– TRT’nin tek tabanca olduğu yıllarda, bu kurum çok fazla Amerikan dizisi yayımladığı ve insanları da bu dizilerin tiryakisi yaptığı için eleştirilirdi. Günümüzde ise hiç kimsenin yabancı dizilere dönüp baktığı yok, ancak bu kez de “Amerikanlaşmış Türk dizileri” furyası yaşamaktayız. Söz konusu diziler mekân olarak Türkiye’de geçmekle birlikte, kahramanlarının tutum ve davranışları yaşadığımız toprakların genel kültürel-ahlâkî algısını yansıtmaktan çok uzakta. Sonuçta, “Dallas”tan “Binbir Gece”ye sıçradık, fakat değişen yine pek fazla bir şey olmadı.
Dikkat ederseniz, bizden daha “doğu”da bulunan ve televizyonları bizim dizilerimizi yayımlayan bazı ülkelerde, oraların aydınlarında Türk yapımlarına karşı şiddetli bir tepki hareketi başladı. Adamlar Türk dizilerinden “Türk dizisi” olduğu için şikayet etmiyorlar, “Türklerin fazlaca Amerikalı gibi yaşayan ve davranan kişiler” olmasından rahatsızlar.
Ülkemizde çekilen ilk televizyon dizisi “Aşk-ı Memnu”nun yapımcılığını üstlenmiş biri olarak, bu alanı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bizler neden, “hayat, aile, namus ve yurtseverlik algısıyla gerçekten ortalama Türklere benzeyen kahramanların yer aldığı, toplumu dönüştürebilecek nitelikteki olumlu karakterle bezeli diziler çekemiyoruz, çeksek de bunları neden bir türlü sevemiyoruz? Bize, ekranı sevmek için hep bir Ceyar ya da Polat Alemdar mı gerekli?

– TRT’nin televizyon yayınlarına başladığı yıllarda ülkemizde yerli dizi üretecek ciddi bir sektörel oluşum yoktu, o yüzden yayın saatlerini zenginleştirmek adına zorunlu olarak yabancı dizilere ağırlık verilmekteydi. “Aşk-ı Memnu”, TRT’nin bu ihtiyacı karşılamak üzere giriştiği çabaların ilk ürünüdür ve bir Türk roman klasiğinden uyarlamadır. O dönemdeki genel müdür, rahmetli İsmail Cem’in açtığı bu yolun önüne ne yazık ki zaman içinde bir çok engel konuldu ve Türk televizyonculuğu uzun yıllar boyunca yabancı dizilerin hâkimiyetine terk edildi. Fakat, sonunda toplumsal içgüdü tekrar galip geldi ve bizler de ağırlıklı olarak kendi dizilerimizi izleme imkânına kavuştuk.

Ben, her iki evresine de tanık olduğum bu sürecin daha ziyade olumlu yönlerini görmeyi tercih ediyorum. O yüzden, sizin deyiminizle “televizyonlardaki Türk dizileri furyasından” öyle çok da fazla şikayetçi değilim. Fakat, bu iyi niyetli bakış açım, ekrana yansıyan bütün dizilerin mükemmel olduğu ya da hepsini olumladığım anlamına da gelmiyor elbette…

Sanırım, bu konudaki sıkıntıların aşılamamış olması, sağlıklı bir eleştiri ortamının henüz oluşmamış olmasından kaynaklanıyor. Bir kaç televizyon eleştirmeninin dışında, hem dizilerin, hem de yayınların genel içeriğini gerçek anlamda önemseyip irdeleyen fazlaca medya mensubumuz yok. Aslında, ülkemizde son yıllarda bu gibi konularda ciddi eleştiri ve değerlendirmeler yapmak isteyen çok sayıda uzman kalem yetişti. Temel sorun ise bunların gözlemlerini çekincesizce dile getirecekleri gazete, dergi ya da programlar bulamamaları. Çünkü kartelleşmiş bir yapı içindeki bütün bu dergi, gazete ve televizyonlar, aynı yöne doğru ilerleyen bir geminin yolcuları gibi. Arşivlerde bulunan, sadece TRT yayınlarının olduğu günlere ait gazete ve dergilere şöyle yeniden dönüp bir bakacak olursanız, o günlerde yaptığımız yayın ve programların nasıl kıyasıya eleştirildiğini siz de görebilirsiniz. Programların ilan edilen saatten bir-iki dakika daha gecikmeli yayına girmesi bile ertesi gün büyük ulusal bir felakete dönüştürülürdü. Günümüzde ise önceden yayımlanacağı ilan edilen filmler hiç bir gerekçe gösterilmeden akıştan kaldırıldığı, programlar ilan edilen zamandan saatler sonra yayınlandığı hâlde, bazı kalem erbaplarından “tıs” çıkmıyor. Neden? Vaktiyle bizleri yerden yere vuran o kıdemli eleştirmenler neredeler?

Bu konu çok önemli olduğu için bir kaç şey daha söylemek istiyorum. Kendi diline ve kültürüne hızla yabancılaşan, başka dillere ve kültürlere hayranlık duyup onlara öykünen melez bir topluma dönüşmekteyiz. Kendi öz değerlerine bu denli yabancılaş(tırıl)mış bir toplumdan da öyle umut verici bir gelecek projeksiyonu çıkmaz. Daha anaokulundan başlayarak yabancı dilde eğitim yapılan, böylesi yüz kızartıcı bir müfredatın istisnasız her eğitim kurumunda özlenip yüceltildiği, ulusal eğitim seferberliği adına olmazsa olmaz bir kalite gösterisi olarak algılandığı, sömürge düzeninde yaşayan ülkelerin dışında başkaca bağımsız bir ülke var mıdır şu yaşadığımız dünyada?
Biz henüz “yabancı dil öğrenme” ile “yabancı dilde eğitim yapma”nın arasındaki farkı fark edememiş bir ülkeyiz. Eğitimin yalnızca “bilgilenmek” olmadığı gerçeğini kavrayamadık. Daha da ötesi, bir “ulus” olmanın temel kriterlerini bile lâyıkıyla algılayamadık. Çünkü bunları algılamamızı istemeyen iç ve dış güçler var. Bir ulusun genç bireyleri, emperyalizme yakalarını önce “dil”den kaptırırlar; sonra da zaten gerisi çorap söküğü gibi gelir.
Bu gibi sorunların farkına varıp onları tek tek çözmeye başladığımızda, inanıyorum ki televizyon yayınlarımız da televizyon dizilerimiz de toplumsal düzeyimiz de çok farklı bir noktada olacak. Böyle bir “uyandırma” evresinde de ülkemizdeki televizyon yayınlarının yürütücülerine, ekrana çıkan her türlü dizi ve programın yapımcılarına stratejik görevler düşüyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: