Durmuş Görmez

Yürek Devleti

In Din, Kitap on Kasım 14, 2008 at 12:35 pm

Geçen haftadan itibaren arkadaşlarımızla bir kitap okuma seferberliği başlattık. Haftada bir kitap okumayı planlaıyoruz inşallah. Ben bu hafta Mustafa İslamoğlu’nun Yürek Devleti isimli kitabını okudum.

İslamoğlu kitabında insanın evrendeki yerini, eşrefiyyetini anlatıp buna bağlı olarak “bagy” taşkınlık, mücadele, mücahede, ilim, irfan, takva gibi kavramları açıkladıktan sonra insanın çektiği varlık sancısını ve “ben kimim? Neden varım?” gibi soruların çözüm yolunu göstermiş. Kitap, Tesbih ve Silah kurbanlarını ve neden bu kurbanların ortaya çıktığına değinip, İslamın vazgeçilmezlerinden denge ve sevgi kavramlarıyla kitabını noktalamış.

Kitap genel itibariyle ilgimi çekti. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. İnsanın kafasına takılabilecek sorulara mantık çerçevesinde ve ikna edici cevaplar veriyor. Muhakkak kitap daha başka sorularada cevap veriyor fakat  aşağıdaki soruların cevaplarını merak ediyorsanız bu kitabı okumalısınız?

İnsanın evren içindeki konumu nedir? “Bagy” taşkınlık Nedir?
İnsan Allah’ın kölesi midir, kulu mudur? Bu ikisinin farkı nedir?
“Ben kimim? Niçin varım? Nereden gelip, nereye gidiyorum?” gibi soruların cevabı nedir?
Hakikati keşfetmekle hakikatten bir parça keşfetmek arasındaki fark ve doğurduğu sonuçlar nelerdir?
Dengenin İslam dinindeki yeri ve önemi nedir?
İslam Tarihinde kafa-yürek-bileğin dengesiz kullanılmasının sonuçları nelerdir?
Amelin salih olmasını sağlayan irfan, ihsan ve takvanın kazanılmasında etken olan unsurlar nelerdir?
Takva nedir? Takva ile sevgi arasında nasıl bir bağ vardır?

Kitabı  okurken kendimce önemli gördüğüm altını çizmek istediğim cümleleri aktararak yazımı sonlandırmak istiyorum:

İNSAN VE EVREN
İnsanın insana, insanın eşyaya, insanın mevhum davalara, beton binalara, vakıflara, derneklere, dergilere, dergahlara hülasa eşrefiyyet bakımından insanın dengi olmayan şeylere feda edilmesi, tahsis edilmesi insanın eşrefiyyetine gölge düşürülmesidir. Şirk, küfür, ilhad, nifak ve riya bu sıralamanın bozulmasıdır.
İnsan aslında efendisi olarak yaratıldığı şeyin kölesi kılınmışsa, bu öncelikle kendisini o mevkiye getirene, ardından kendi eşrefiyyetine bir hakarettir. Paranın, malın, yeryüzünün, teknolojinin efendisi insan olması gerekirken, bütün bunlar insanın efendisi oluyorsa haddi aşıyor demektir. Kuran diliyle bunun adına “bagy” (taşkınlık) denir.
Her şeyi yerli yerinde –ki bir şeyin yeri Allah’ın ona biçtiği mevkidir- tutmaya hikmet, dünyadaki insanın savaşına mücadele, insandaki dünyanın savaşına mücahade, birincisinin bilgisine ilim, ikincisinin bilgisine irfan, birincisi ile ikincisini dengeleyerek bilinç ve eylem düzeyinde yaşamaya da takva diyoruz.
Evrendeki her şey yaratılış hikmeti çerçevesinde görevini eksiksiz ifa etmektedir. Yaratılış hikmetine aykırı davranabilme gücü değilse bile kozmik uyumu (vahdet) ihlal etme, bu uyuma aykırı davranma gücü yalnızca insana tanınmıştır.
İnsanın Allah’a itaati kölenin efendiye itaati gibi değildir. İsyanın mümkün olmadığı bir yerde itaatin değeri anlaşılmaz. Onun içindir ki yalnızca insanın itaatinin karşılığı “cennet”tir. Bundan dolayı yaratıklar içerisinde “kul” olma imtiyazına yalnızca insan sahiptir ve insan Allah’ın kölesi değil kuludur.

Eşyada dikey, yatay ve derinlik olarak beliren üç boyut insanda ilim, irfan ve hikmet biçiminde kendini gösterir. İnsan dengeli bir biçimde beslenip büyümek istiyorsa bu boyutların hiçbirini ihmal etmemelidir.

VARLIK SANCISI
Her dünya görüşü “Ben kimim? Niçin varım? Nereden gelip nereye gidiyorum?” gibi insanın temel soru ve sorunlarına cevap bulmak zorundadır. Bu temel sorulara cevap bulamamış bir dünya görüşü iflas etmeye mahkûmdur. Nihayetinde tüm öğretiler insanın mutluluğunu amaçlar fakat insanı tanımadan, insanla ilgili temel sorulara cevap bulmadan, insanın mutluluğunu sağlamak mümkün değildir. Çağdaş sistemler, boyundurukları altında yaşayan insanların varlıkla ilgili temel soruları sormasına fırsat tanımamak için ellerindeki tüm imkanları kullanmaktadırlar. İnsanlar “neden?” ve “niçin?” sorularını soracaklar diye çağdaş düzenlerin ödleri kopmaktadır. Bu yüzden insanın düşünce ve duygularını yönlendirmek için teknoloji, iletişim araçları ve eğitim yoluyla bunca gayret sarf etmektedirler. Sömürü çarklarını döndürmek için müziği, sporu ve hatta dinin bizzat kendisini bir “uyuşturucu” olarak kullanmaktadırlar.
“Ben kimim? Niçin varım? Nereden gelip, nereye gidiyorum?” gibi temel sorular tek başına aklın çözebileceği sorular değil. Çünkü bu soruların cevapları ma’lukat aleminin dışında kalmaktadır. Bu gibi varlık sorularını bir tek şey çözer : “Vahiy”
İlahi vahyin en son muhatabı olan Peygamber Efendimiz’in de vahyi almazdan hemen önce, “varlık sancısı”yla bu temel sorulara cevap aradığını yine ilk nazil olan vahyin muhtevasından öğreniyoruz. Allah Rasulü’nün mükemmel bir davetçi olabilmesi için içsel zenginliğini elde etmesi gerekiyordu. Bu yüzden O’nun Hira günleri dışarıdan bir inziva gibi gözükse de, içeriden bir hareket, keşif ve seyahatti. O, davetin en ağır bölümünü oluşturan vahiy yükünü taşıyacak olan yüreğini buna hazır hale getirmeye çalışıyordu. O’nun kalbi vahiy üssü olacaktı. Vahyin öz tanımıyla dağlara inmesi halinde dağların bile haşyetten parça parça olacağı “ağır bir söz”e üs olan böyle bir kalbin tasfiye edilmesi gerekiyordu. O’nun ilk öğrendiği şey aramaktı. Ardından neyi araması gerektiği sorusuna doğru cevabı bulmaya çalıştı. Rabb’i O’na her an yardımcı oluyor, yol gösteriyordu. (Hidayet) Ardından nerede arayacağı öğretildi. O kendisini arıyordu. Kendini bulmak, kendini bilmek için iç dünyasında uzun süren keşiflere çıkıyor, her buluş başka arayışları getiriyordu. Bu arayışlar sonunda O öyle bir noktaya geldi ki, o nokta vahyin eşiği idi. Sorduğu sorular ancak vahyin çözeceği sorulardı. İnsanın gücünün bittiği yerde Allah’ın kuluna olan yardımı başlamıştı.
Oku
Yaratan Rabb’inin adıyla
İnsanı alaktan yarattı O
Oku, Rabb’in en keremli olandır
O kalemle öğretti
O insana bilmediğini öğretti. (Alak,1-5)
Evet, O insana bilmediğini öğretmişti. İnsan “ben kimim?” sorusunun cevabını bilmiyordu. Kendi kimliğini, neden yaratıldığını öğrendi.

Vahyi eksen almayan dünya görüşleri de varlıkla ilgili temel sorulara cevap aramışlardır. “İnsan kimdir?” sorusuna verilen cevaplar körün fili tarif etmesine benzemektedir. İnsan kimdir?
Descartes: Düşünen canlı
Andre Gide: Hisseden hayvandır
Emile Durkheim: Sosyal hayvan
A.Camus: İsyan eden canlı
Marx: Alet kullanan hayvan
Görüldüğü gibi bu tezler insanı bir bütün olarak tanımlayamamakta, onu adeta bölüp parçalamaktadır. Böyle sakat zihniyetlerin insanı mutlu etmesi nasıl beklenebilir?

İnsanın aradığı İslam, İslam’ın aradığı ise insandır. Bu iki sevgilinin buluşmasıyla iman ortaya çıkar. İnsanların İslamı yaşamasıyla amel, bilmesiyle ilim, görmesiyle ihsan, tanımasıyla irfan, duyarak yaşamasıyla takva ortaya çıkar.
İnsan başıboş bırakılmamıştır. Seçer fakat tayin edemez. Elbette insanı yaratan, yarattığı insan için bir hayat programı vaz’ etmiştir. Kimi Yunan filozofları gibi yaradana inanıp çizdiği hayat programına inanmamak en azından ahmaklıktır.

İNSANLAR VE KURBANLAR
Hakikati keşfetmekle hakikatten bir parça keşfetmek birbirinden ayrı şeylerdir. İşin daha vahim yanı kendi keşfettiğimiz yanı göklere çıkarırken aynı hakikatin diğer parçasına karşı sırf başkaları yaşadığı için duyarsız kalıyoruz. Bu durum sonunda kitap, tesbih ve silah kurbanları ortaya çıktı.

Kitap, mücerred söylenince Kur’an’a dalalet eder. Hidayet ve rahmet kaynağı olmasına rağmen onun hidayet ve rahmeti herkes için değildir. Yalnızca onu okuyor olmak, elinde, dilinde, hafızasında, kitaplığında bulunduruyor olmak hidayet ve rahmete nail olmanın garantisi olamaz.
Okuduklarını sindiremeyen, fikri kabızlık yaşayan, amele dönüştüremediği bilgi yığınının altında ezilir kitap kurbanları.

Tesbih Müslümanlar içerisinde kendini zikir ehli, gönül ehli sayıp kalp tasfiyesi, nefis tezkiyesi yaptıklarını iddia eden kesimlerin sembolü olmuştur. Bu kesimlerin birçoğunun ana sermayeleri addettikleri “zikr”in kur’ani anlamını bilmediklerini, araştırmadıklarını, bu konuda Kur’an’ın değil başkalarının usul ve üslubunu izlediklerini görüyoruz. Kur’an’da “cihad” gibi çok anlamlı bir kavram olan zikir diğer anlamlarından soyutlanarak dil ile anmaya tahsis edilmiştir. ( Tesbih Kurbanları)

BİR DAVRANIŞ BİÇİMİ OLARAK “DENGE”
Dış dünyanın dengesizliği kıyamet, iç dünyanın dengesizliği ölümdür. Manevi dengesizlikler de manevi ölümlere yol açar.

Kur’an baştan sona dengenin en çarpıcı örnekleriyle dolu. Örneğin açınız ilk sayfasını. Fatiha ile karşılaşacaksınız. Sure bir teşekkür cümlesiyle başlıyor. Ardından Alemlerin Rabbi’nin iki sıfatı geliyor: Esirgeyen, bağışlayan (er-Rahman, er-Rahim). Bunlar sizi sevindiriyor birden. Esirgenmek ve bağışlanmak çok güzel bir şey. Bu sevincinizin bir rehavete dönüşmemesi, bir dengesizliğe kapı aralamaması için, hemen ardından O’nun yalnızca esirgeyen bağışlayan olmadığı, bir de “sorgulayıp cezalandıran” vasfına sahip olduğu “beşikteki bebeklerin saçlarını ağartan” Din Günü’nün maliki olduğu hatırlatılıyor. Önceki umudunuz bir korkuyla; sevinciniz, havf ve haşyetle dengeleniyor.
Başka bir örnek; karşı sayfaya geçelim: <Ki onlar gayba inanırlar> (Bakara3) buyrulduktan sonra muttakilerin iki özelliği sıralanıyor: 1) “Namazı dosdoğru kılarlar” 2) “Kendilerine rızk olarak verdiklerimizden infak ederler.” Namaz ve infak. Namaz, bireyden Allah’a uzanan bir yol, infak yine bireyden topluma uzanan bir yol. Burada ferdin iç dünyasıyla dış dünyası arasında koruması gereken hassas dengenin yolu gösterilmektedir, yani bireysel ve toplumsal denge.

DENGESİZLİĞİN TARİHİ ARKA-PLANI
Bireysel ve toplumsal bir davranış biçimi olan denge Rasulullah’dan sonra uzun sürmedi. Kafa, yürek ve bileğin dengeli bir biçimde kullanıldığı günler çabuk tarihe karıştı. Muhakkak bu altın dengeyi kişiliğinde oluşturmuş kamil insanlar yetişti fakat bu dengeyi bir daha asr-ı saadet gibi topluma mal edecek ortamı ve fırsatı yakalayamadılar.
Bütünden ilk ayrılan parça bilek dengesiydi. Asr-ı saadette cihad bir meslek olarak değil ibadet olarak yapılıyordu. Nebevi siyaset sultani siyasete, adalet istibdada dönüşünce cihad da meslekleşti. Çünkü saltanatlar hakka ve halka yaslanamazdı.
Ardından, mü’mini derinlik sahibi kılan ve Rabbanileştiren çeşitli Kur’ani fakülteler olan ittiqa, edep, ihsan, zikir, şükür özetle İslam irfanı bütünden ayrıldı. Sayılan değerlere sahip olmak için Müslüman olmak yetmeyecek artı “tekkeci” olmak gerekecekti.
“Tesbih” kendine mekan bulurda kitap bulamaz mıydı? Elbet o da buldu. Selef, ilmi Allah rızası için kesbederlerdi. Aynı zamanda bir ibadetti. İlk medreseler açıldığında bunu duyan ulemadan biri <Eyvah İlim öldü> demişti ve eklemişti: <Biz ilmi dünya geçimi için değil Allah rızası için öğreniyorduk. Bunun için de ilme samimi ve ihlaslı insanlar talip oluyorlardı. Çünkü ucunda zahmet ve meşakkat vardı. Hiçbir dünyevi karşılığı yoktu. Ama bundan sonra medreseler aracılığıyla sultanların satın aldığı bir araç olacak. İlmin para ettiğini gören insanlar onu elde etmeye çalışacak. İlmi elde edecekler ama ihlas ve takvayı kaybedecekler.

İşin kötüsü <Her hizip kendi yanındakiyle övünüyordu!> (Rum,32) “Bu hakikattendir” yerine “Hakikat budur!” diyordu. Herkesi elinde bulundurduğu sandığı hakikatin o parçasına çağırıyor, o parçayı elinde bulunanın kurtulduğunu, geride kalanın battığını iddia ediyordu.

İÇ ZENGİNLİĞİN KAZANILMASINDA MANEVİ DİNAMİKLER
Bilgisine sahip olduğumuz şeyin kendisine de sahip olduğumuzu zannediyoruz. Bir şeyin bilgisini elde etmekle kendisini elde etmek arasında sınırsız fark var. Yaşanmadıkça anlaşılamayacak bir dünyayı bir dünyayı tarif etmek balı kavanozunun dışından yalatmaktır.
Amelin salih olmasını sağlayan irfan, ihsan ve takvanın kazanılmasında etken olan unsurlardan ilki kalb, yani mekandır. Küçük evren olan insanın başkentidir. İkincisi, iç zenginliğin elde edilmesinde mekândan sonra gelen zaman; özellikle gece… Üçüncüsü, bu mekânın elverişli hale getirilmesinde önemli bir unsur olan iklim, hüzün ve gözyaşı… Dördüncüsü ise, söz konusu mekânın uygun iklim ve zamanda ekilince verebileceği en soylu meyve: sevgi…

Sevginin zirvesi: Takva
Bu kavram sakınmak biçiminde çevrilir Türkçe’ye. Bu müthiş ve ağzına kadar dolu kavramı hiçbir sözcükle Türkçe’ye çeviremeyeceğimi biliyorum. Onu tek bir sözcükle ifade edebilirim; yine Takva ile… Takvanın ne olduğunu anlamak ancak yaşamakla mümkün. Salt korku demeye gelmez, fakat içinde birazda korku var. Ancak bu korku ateşden, cehennemden, azapdan korkmak değil. Ona “havf” derler ki onda sevgi aranmaz. Takvadaki korku kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil, O sevmeyecek diye korkmaktır. İşte takva kişinin Allah ile arasındaki sevgiyi yıpratmamak için tetikde durması, o sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda Vedud olan Allah’ın değil yasaklarını, O’nun hoşlanmama ihtimali olan şeyleri bile terk eder, değil O’nun emirlerini, O’nu hoşnut edeceğini sandığı tüm eylemlere sarılır.
Takva sevgi, umut ve korkunun insan ruhunda meydana getirdiği halettir. Bu üçü birlikte yalnız Allah için duyulur.
Alçak gönüllülük sevginin yücelttiği kişilerde görülen bir erdemdir. Bunun tersi olan gurur ve kibir de sevgi yoksulluğunun doğal sonucudur. Evet, mutlak alçaklık anlamına gelen zillet bile sevginin yanına gelince birden kanatlanıp fazilete dönüşüyor, alçak + gönül, yani alçak gönüllülük bir meziyet oluyor.

Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Gayur”dur, yani kıskanç. Kulunu uluhiyet ve rububiyet noktasında başkasından kıskanma olayı. Salt kendisi için yaratıp her bir şeyi emrine verdiği kullarının kendisi dışında yada kendisiyle birlikte başka ilah edinmelerini (şirk) bu yüzden affetmemektedir.

O’nu sevmek yetmez, sevdiğini de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini de seveceksin. O neyi, ne kadar seveceğimizi vahiy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları iyi bilecek ve tecavüz etmeyeceksin. O’nun sevginden başkalarına da pay ayırmana bir şey dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma. Sevginin kontrolünü elden bırakma, neye nekadar pay ayıracağını iyi bil. Buyurun sevginin ilahi taksimatına:
<De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden meskenler, size Allah’dan, Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, Allah emrini (gazabını) gerçekleştirinceye kadar gözleyin. Allah fasık bir topluluğu doğru yola iletmez.> (Tevbe-24)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: